Yolculuğa hoş geldin!
“Sen, içimde duyulmayı bekleyen bir ses;
ve tenimde seninle titreyen bir yer var.
Ey göklerin sesi, ey yerlerin sesi, bir ışık huzmesi..
Bu kalbi açan sensin; semâda seninleyim.”
Yolculuğun bir hareket hâli olduğu düşünülür çoğunlukla.Peki, bir durma hâli olduğu kabul edilse, içine hangi anlayış davet edilirdi?
İnsanın yola çıkma arzusu, çoğu zaman bir yere varma isteğinden çok; içinde duyulmayı bekleyen bir sesin varlığından doğar. Adı konmamış bu çağrı, takip edildikçe her an yeni bir destinasyonu kendi içinde yaratır. Bu çağrı, çoğu zaman sessizlikte; hatta çoğu sesin içindeki sessizliktedir. Boşluk gibi hissedilen, her şeyin başladığı ve sonlandığı ince bir an.. Duyulmayanın, bastırılanın, henüz ifade bulmamış olanın fark edilmeyi bekleyen çağrısı, ancak bir an durup dinleyebildiğinde fark edilir.
Yolculuk, dışarıda bir akışı takip etmekten çok içeride zaten var olan bir titreşimle temas hâlinde kalmaktır..
Onun her an beliren farkındalığında yürümek olsaydı, beraberinde hangi anlayış yolculuğa davet edilirdi?
Bu fark ediş, bir paradoksun açığa çıktığı, yine olduğu gibi, ince bir andır. İnsan kendini bulmak için yola çıkar, ama aradığı şeyin hiçbir zaman kaybolmamış olduğunu keşfeder. Öyleyse, kaybolmayan bir şeyi neden aramaya çıkar? Yol; bu çelişkiyi çözmekten çok, onunla yürüyebilmeyi öğrenmekle ilgilidir.
Ayrı gibi görünenin içinde hakikati hatırlayabilmek içindir. İçeride sıkışıp kalan, ancak güvenle açıldığında dünyaya akabilir. Ses, olduğu gibi çıkabildiğinde şifasını beraberinde getirebilir. Ve insan, Yaratıcı’nın huzurunda kendini yok saymak yerine; onunla birlikte yaşayabilmeyi, hareket edebilmeyi, dans edebilmeyi öğrendiğinde hatırlamaya başlayabilir.
İçinde, sessizlikte yükselen o ses; bazen binlerce sesin arasında, bir enstrümanın titreşiminde; bazen bir tebessümde ve çoğu zaman da yine sessizliğin içinde gizlidir.
Duyabildiğinde ise..
Her şey olurken, o ses ile var olabildiğinde her şeyin içinde,
açık bir kalple kalabildiğinde.. Tevazu içinde çoğalırken eksilmeyi bildiğinde ve her an yeniden saflaşmış bir içsel kulakla dinlemeyi öğrenebildiğinde.. Vardığını sandığı yerin illüzyonundan uyanıp, tekrar sıfır noktasına gözlerini açabilmeyi öğrenebilir miydi?
Her adımda kendini yeniden tanımlayan bu yolun; bir varış noktası olmaktan çok, yürümeye devam etme çağrısı olduğunu duyabilseydi.. Kalbiyle.. Sesini duyarak ve oradan ses olarak.. Mutlak olanla ilişkide, daimi bir iletişimin içinde; Ondan O’na, ses ile yankılanmaya ve nihayetinde bir sessizlik olmaya..
İzin verebilir miydi?
Cansu Durucan